| |
Kendisi Hakkında Yazdığı

ÖZLÜ SÖZLERİM :
"Yalnız başımıza doğduk,,, yalnız başımıza öleceğiz. Doğduğumuzda çırılçıplaktık,, Bizi bembeyaz bir kundağa sarmaladılar,,,,Sonra beşiğe koyup büyüttü annemiz. Öldüğümüzde ise, yine çırılçıplak olacağız. Yine bembeyaz bir kundağa sarmalayacaklar bizleri...Yanımızda belki annemiz olmayacak bu kez, ama yine bir beşiğe koyacaklar bizleri."
" Bir çocuğun gözlerine bakın. Bir de gönülden sevenin gözlerine. O gözler asla yalan söylemezler, çünkü masumdur o bakışlar. Asla riyakarlık yoktur,,,"
"Dostlarımı ana yollara, dost bildiğim riyakarları da çıkmaz sokaklara benzetirim. Ana yollardan sevinçle geçerken, çıkmaz sokaklara altın döşeseler uğramam."
"Hiç kimse vazgeçilmez değildir."
"Her şeyi satın alabilirsiniz ama, sevgiyi asla!"
"Herşeye sınır çizilebilir ama, sevgiye asla!"
" Baba demek evin direği demektir. direk yıkılmışsa temel tutmaz."
"Bildiğim bütün ezberleri bozuyorum. Aşk, şiirlerde yaşanır.Gerçeğine az rastlanır.Hatta yok denecek kadar azdır." Vecdi Murat SOYDAN
HAYATIM :
NOT: Duygu sömürüsü demezseniz adına, ben her ağlamak istediğimde bu yazıyı okurum :(
06/10/1969 tarihinde Ankara'da doğdum. Aslen İstanbul -Üsküdar'lıyız. İlk, orta ve lise tahsilimi Ankara'da yaptım. Anadolu Üniversitesi A.Ö.F.Sosyal Bilimler Bölümünden mezun oldum.
Ankara İli Yenimahalle ilçesinde geçti çocukluğum. Sırasıyla, Kazan'da, Şentepe'de, Yahyalar'da, ve Yenimahalle'de ikamet ettik. 1979-1990 yılları arasında Yenimahalle 5. durak, Oğuzlar sokakta oturduk. Sonra Dikmen'e taşındık. Memuriyet sınavını kazanıp,1991 yılında Eskişehir İline bağlı Beylikova İlçesinde Nüfus Müdürlüğü emrinde Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni olarak göreve başladım.
Yıllar bir su misali akıp geçti. 2001 yılında Beylikova Kaymakamlığına Veri Hazırlama ve kontrol İşletmeni olarak naklen geçiş yaptım. 2004 yılında ise, görevde yükselme sınavına girerek İlçe Yazı İşleri Müdürü oldum. Çocuklarımın eğitim durumlarını da göz önünde bulundurarak, boğulacaksam da büyük denizlerde boğulayım düşüncesiyle, 2008 yılında bir kez daha görevde yükselme sınavına girerek İl Yazı İşleri Müdürü ünvanını hak ettim. 2008 yılında Isparta Valiliğine İl Yazı İşleri Müdürü olarak atandım. Halen aynı yerde görev yapmaktayım.
Şiir yazmaya 2004 yılında başladım. Şiir yazarak ve okuyarak dinleniyorum. Bir edebiyat sitesinde şöyle bir soru yöneltildi: Eserleriniz var mı? Eserim, var mıydı ki? ? ? Hayır! ! ! Basılı bir eserim yoktu.. Şu cevabı verdim ve şahsıma münhasır şu cümle oluştu:
'İNSANIN EN BÜYÜK ESERİ, KENDİSİDİR.'
Sevgiye aç bir toplumuz. İlgi, sevgi görmeyi herkes gibi bizler de istiyoruz. Sevgi, mucizevi bir kelimedir ve herkesi isteseniz de aynı ölçüde ve duyarlılıkta sevemezsiniz.
Şiirlerimin temasını, insanların acıları, hüzünleri, küçük de olsa mutluluk kırıntıları oluşturur. Aşk ve sevgi temalarını konu alan şiirlerimin yanı sıra bireyi ve toplumu ilgilendiren sosyal içerikli öykü/şiir tarzında yazmış olduğum eserlere de yer verdim. Öykü/şiir tarzında yazmış olduğum şiirlerimde, bireyi merkez alarak, yanlışlıkları, çarpıklıkları sorguladım.
İslam ve tasavvuf dünyasınnın şair ve düşünce adamı Mevlana Celaleddin Rumi'nin şu sözünü çok beğenirim:
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim. Olur ya ... Kalp durur ... Akıl unutur ... Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur ...
Rahmetli babamın bir sözünü de hiç unutmadım. Demişti ki; "Hayattaki en büyük servet dürüstlüktür oğlum. Dürüst olun, onurunuzu koruyun." Babam rahmetli olduğunda ben 17 yaşındaydım. Babam yaşasaydı da ben hep öğütlerine muhtaç olsaydım...
Yıl 1986,,, Okullar açılalı 15-20 gün olmuştu. Ben, o zamanlar Yenimahalle ilçesine bağlı Kazan köyünde ( 1989 yılında ilçe oldu) lise birinci sınıfa gidiyordum. Okul idaresi lacivert ceket, gri pantolonu şart koşunca, okul idaresinden izin alarak,Yenimahalle’deki babamın iş yerine gelmiştim.. Garip babamın almış olduğu üç kuruşluk emekli maaşı ay sonunu bile getirmiyordu. O zamanlar emekli maaşları üç aylık olarak alındığından, babam bankaya kırdırıyor, yani gününden önce aylığını alıyor, ancak kesinti yapıldıktan sonra kendisine bu para ödeniyordu. Bunu bildiğimden dolayı, utana sıkıla babama isteğimi anlattım. Cebindeki son parayı bana uzatarak, “ Bununla ancak bir pantolon alabilirsin, cekete yetmez oğlum. Falanca mağazaya git, beni tanırlar, selamımı söyle, babam aybaşında geri kalan borcunu verecek de.” dedi. Söylediği mağazaya gittim, ama gururum elvermemişti bir türlü, borçlanmayı kabullenememiştim. Ya ödeyemeseydi babam. Ya sözünde duramasaydı.Babamın itibarı benim için her şeyden önemliydi. O anda bunları düşündüm. Ancak, fiyatlar da oldukça yüksekti. Pantolonu alsam, ceketi alamıyordum, ceketi alsam, pantolona yetmeyecekti para. O sırada mağazanın vitrinine takıldı gözüm. Gerçekte siyah olan, ancak vitrin camında uzun süre kalmasından dolayı güneşin de etkisiyle rengi laciverte dönen, düğmeleri yer yer beyazlamış ve rengi solmuş bir ceket gördüm. Dedim ki mağaza sahibine, “ Benim bu kadar param var, bu ceketi alsam indirim yapabilir misiniz? Mağaza sahibi durumuma acımış olacak ki, “ Yarı fiyatına vereyim sana “ dedi. Pantolon için de indirim yaptı ve babamı borçlandırmadan ceketi ve pantolonu almış oldum. Doğruca babamın işyerine gittim. Durumu babama anlattım, “ Baba, seni borçlandırmadım, işte bu gördüğün giysileri aldım.” dedim. Aynı gün okula dönmem gerekiyordu, babamın elini öptüm, yüzünü de.Oysa ben her okula gidişimde babamın elini de yüzünü de hiç öpmemiştim.Bayramlarda öptüğümü hatırlıyorum. Bu son vedamızdı babamla.. Ve işte o anı yıllar geçse de hiçbir zaman unutmadım. Çünkü bu babamı son görüşümdü, son kez elini ve yüzünü öpüşümdü. Kapının dışına kadar gelerek, merdivenlerden uğurlarken beni, "Murat, gel oğlum, hafta sonu eve gel, bekliyorum.." diyordu. Ve ben nerden bilebilirdim ki, babamın bana son seslenişi işte bu sözler olacak… O hafta sonu eve gitmedim.. Huzuru yatılı okulda aradığımdan gitmedim. Ahhh!!! nerden bilebilirdim ki, bu son görüşüm olacakmış babamı.
14 Ekim 1986.. günlerden Salı... gece uyuyamadım. Ay ışığı yatılı okuldaki yatakhanemin penceresinden içeriye yansıyor. Saat gecenin 12 sini çoktan aşmış. Bir yaprağın gölgesi, duvara yansıyor. yaprak kopuyor.. Yapraklar kopuyor.. Duvara aksediyor. Saat gecenin 1'i.. Gözümde uyku yok. Sabahleyin kalkıyorum. İçimde garip bir duygu. Sınıfa giriyorum, ilk ders kimya... Kapı çalınıyor, içeriye nöbetçi öğrenci giriyor.. O an, işte o an diyorum ki içimden, “Beni çağırıyor bu öğrenci..” Sanki kötü bir şeyler olacak, geceden sabaha uyuyamamışım zaten. Garip, çok garip bir duygu bu. Adeta kimyam bozuluyor.. Evet.. Çağrılan benim. “ Vecdi Murat SOYDAN ’ ı müdüriyetten istiyorlar.” diyor öğrenci. Acilen müdüriyete gidiyorum. Müdür Yardımcısı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenim Bayar DEMİR koridorda ellerini birbirine bağlamış, bir o yana bir bu yana dolaşıyor. Bana hitaben, “Oğlum, Murat, baban hastalanmış acil eve gitmen gerekiyor.” diyor... İnanmıyorum,, İnanmak istemiyorum..Gülmekle, ağlamak arasında kalıyorum. “Babama bir şey olmaz benim, yalandır, bir yanlışlık var hocam, hasta olan anneannemdir.” diyorum. Bayar DEMİR hocam, otobüsü durdurmak için telefon ediyor terminale. Otobüs beni bekliyor.. Biniyorum.. .. Önce babamın iş yerine gidiyorum, ancak kapılar kapalı.Koşarak fırtına gibi, eve gidiyorum. Feryatlar sokağın bir ucundan yükseliyor. Anam bir köşede oturmuş ağıtlar yakıyor. Babam, evin bir odasının ortasında uzunca yatıyor.. Üstü bir battaniyeyle örtülü..”Uyan babam! , uyan ! “ diyorum.. Duymuyor beni. Yastık getiriyorum yatak odasından. “Babam başının altına koyayım,, rahat edesin.Niye böyle yattın “ diyorum. Salyam sümüğüme karışıyor, ağlıyor, ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyorum. Babam artık nefes almıyor.....
Her insan bir oyuncudur aslında. Ve her insan, kendi yaşam öyküsünün başrolünü oynar. Yaşamlardaki , hüzünlerdeki , duygulardaki ortak nokta tarifi imkansız acılardır.Çocukluk anıları her zaman hafızamızda canlanan ve bizleri bir gölge gibi takip eden parçamızdır.
Gözümün önüne yine babam geldi, yine hatıralar geldi. kudretim olsaydı, geçmiş zamanı geri getirmek ve babamın öldüğü o saniyeye kilitlenmek isterdim. Yaşatmak için kendi canımı bile verirdim. Verirdim diyorum, çünkü, benim ailem parçalanmazdı o zaman. Kardeşlerim hir bir yere dağılmazdı, bir kum gibi... Kız kardeşim 15'inde evlenmek zorunda kalmazdı. Küçücük yaşında Almanya'ya gelin gitmezdi. Annem , çile çekmezdi yıllarca. Yine evimizin bacasından dumanlar tüterdi babam yaşasaydı.
Sarı saçlı, güzeller güzeli biricik kız kardeşimin gözleri gülerdi yine.Yine oyunlar oynardık onunla, yine kıskanırdım her sokağa çıktığında. Yine kavga ederdim peşine takılan sokak itleriyle... Minik erkek kardeşim baba hasretiyle yanmazdı yıllarca. Babam yine sever, öper, koklardı bizleri. Bayramlarda harçlık veremese de, elini öpmenin doyumsuz tadına varırdık. Her günümüz bayram olurdu babam yaşasaydı. Her şeye rağmen, babam bizlere yine kol kanat olurdu.Annemin deyişiyle, "Babamız öleceğine, bir kaya parçası olsaydı da, evimizin bir köşesinde dursaydı." Bir can mı vermek gerekiyordu, işte ben canımı babam uğruna gözümü hiç kırpmadan verirdim. Yaşamalıydı babam, çünkü ardında 3 çocuk ve boynu bükük bir eş bıraktı. Yıllardır aynı acı, aynı şekilde yüreğimde aynı tazeliğini koruyor.
Ne zaman bir arkadaşımın babasını görsem, ya da ne zaman babamın arkadaşlarını görsem, kendi babam gelirdi aklıma.Onların ellerini öpmek isterdim, babam niyetine.. Şimdi de öyleyim.. Babamın arkadaşlarını gördükçe ellerini öpüyorum,,, Son yıllarda o kadar azaldı ki sayıları, bizler de yaşlanıyoruz galiba.. Allah mekanlarını cennet etsin.
Babamın muhterem arkadaşlarına diyorum ki; " babam sizin arkadaşınızdı, konuştunuz, birlikte çok şeyler paylaştınız, babam elinize değdi, tokalaştı sizinle. Ben sizin elinizi öpmeyim de kimin elini öpeyim." diyorum.. Sonra da babam niyetine ellerini öpüyorum. Gözlerim her defasında doluyor... İçim ise kan ağlıyor, sessizce ağlıyorum, kimseler bilmiyor...
Rahmetli babamdan geriye bizlere miras olarak, sayısız kitapları, bir adet sigara çakmağı, bir adet kol saati, 3 adet şiir defteri ve 1 adet hatıra defteri kaldı. Bunların içinde en önemlisi de şiir ve hatıra defterleri oldu. Okudukça babamı daha iyi anlıyorum çünkü. Babam her aklıma geldiğinde bir duygu seline kapılıyorum ve gönlümce ağlamak istiyorum. Bu hatıra defteri beni tetikliyor ve gönlümce ağlıyorum… ağlıyorum… ağlıyorum… Bu defterlerde babamın kokusu var, el izleri var,,, Babam yerine öpüyorum, kokluyorum..
Hatıra defterinin 10 Eylül 1975 tarihli sayfasına, benimle ilgili şu önemli notu düşmüş : “ Bu yıl, “Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi”ni abone oldum. Bu ansiklopediyi Murad’a armağan edeceğim.Ve daha iyi ve güzel neşriyatları kaçırmamaya gayretliyim. Tek okusun, hep okusun, okusun, kültürlü bir vatandaş olarak yurduma kazanılsın. Bütün arzum bu…Ben kalemimle masa başından ekmeğimi kazanıyorum ama Murad hem kalemiyle, hem zekasıyla ve hem de yeri geldiği zaman bileğiyle kendini kurtarsın… Tanrım onu yurduma bağışlasın…”
Kelimesi kelimesi bunlar yazılı hatıra defterinde. Bu arada bir açıklama yapmayı uygun gördüm: benim gerçek adım Murad’ dır. Ortaokula giderken, bu (d) harfi resmiyette ve arkadaşlarım arasında söylenirken sıkıntı yaratınca, babama ismimdeki (d) harfini kaldırtmak istediğimi söyledim. Anlayışla karşıladı ve nüfus kütüklerine de “Murat” olarak işlendi.
Rahmetli babam çevresinde çok sevilen, saygı gösterilen bir insandı. Merhametliydi, yoksullara, düşkünlere acırdı. Ama babama da acırlardı biliyor musunuz? Hem acırlar, hem de değer verirlerdi. Çünkü babam bir engelliydi. Halk arasındaki tabirle " kambur" du. Ama bu durum hiç bir zaman kendisinde bir aşağılık kompleksi oluşturmadı. Bebekken , karda atlı kızağın altında kalıyor,,, Ankara'da tedavi görüyor bebek yaşta. Dönemin doktoru Dr. Sami Ulus, babamı bir deney hayvanı gibi kullanıyor ve sonunda sakat kalıyor babam. Bu durum çok ağrına giderdi babamın. Babam, el ayak çekilince bir köşede hatıratlarını ve şiirlerini yazar, adeta kendisiyle söyleşirdi.Bir gece vakti şu konuşmasına tanık olmuştum, asla unutamam. " Ahhhhh! Dr.Sami Ulus, ahhhhh! beni bir deney hayvanı gibi sakat bıraktın, yarım bıraktın. Bu dünyada değil ama, öbür dünyada senin yakana yapışacağım." Sonra gizli gizli ağlamaya başlardı. Çocuk aklımla neler olup bittiğini anlayamazdım bile. Sonra annesine hep içerler, kendisini sakat olduğu gerekçesiyle dışlayan annesine ve babasının gıyabında kendi kendine yine şöyle mırıldanırdı :" Benim annem de babam da belli. Kaya kovuğundan çıkmadım! Nerdesiniz annem! Nerdesiniz babam!" Sonra yine ağlamaya devam ederdi.
Ben,geçmiş tarihi yeniden geri getirmek, zamanı o dakikada durdurmak ve babama bir kez olsun sarılmak, koklamak,öpmek isterdim. Ben tıpkı, bir idam mahkumunun son arzusu gibi bunları yapmak isterdim. Olmadı.... Zaman denilen acılar denizi, gün geçtikçe dibe atıyor bizleri. Babam yoksa, hayatın bir anlamı da yok benim için.
Yıllar ne de çabuk geçmiş, aynaya bakmak istemiyorum, saçlarım beyazlamış.Hani bir şarkı vardı, ' babamın öldüğü yaştayım.' Oysa ben henüz babamın öldüğü zamanki yaştayım... Bu çocuk hiç büyümedi....
Çünkü babasız çocuklar hep küçük kalır, kendileri baba olsalar da... Ben, işte bu yüzden zamanı geri getirmek istiyorum. Al baba al emanetini, babalık duygusu en çok da sana yakışır, senin gibi olunmuyor diyorum... Ben yıllardır küçük bir babayım ve hep öylece kalacağım, ta ki ölene dek... Nasılsa kavuşacağız babam, bekle beni.. Ne kaldı şunun şurasında...
Saçlarım ağarmış, gözlerim fersiz.. İçimi bir korku sarmış habersiz,, Bir yanım uçurum, bir yanım deniz.. galiba ben yolun sonuna geldim. Başıma toplanmış hep tanıdıklar, anlayamadığım bir gariplik var. Talihsiz anam da oturmuş ağlar, galiba ben yolun sonuna geldim." bu şarkı babamı hatırlatır bana.. 25 yıl önce uykusunda vefat eden bahtsız babamı, çilekeş babamı.
Babamın ölümünden sonra, yüce rabbim bana yardım etti. Umudumu yitirdiğim anlarda karşıma iyi niyetli insanları çıkarttı. Kendi akrabalarımdan görmediğim yakınlığı ve sevgiyi onlardan gördüm. Babamın ölümünden sonra yatılı pansiyon parasını veremedik.Okuldan ayrılmakla karşı karşıya kaldım. “Bizim Erdem Beyin oğlu bu, yetim kaldı, bırakmak olmaz, herkes elini cebine atsın, Erdem Bey’in hatırı büyük.” dediler ve babamın Kazan’daki arkadaşları ve hayırsever kişiler sayesinde kahvehanelerde benim için para toplandı. Kendisiyle hala görüştüğüm, bayramlarda ve babalar gününde hal hatır sorduğum ve Ramazan ayında beni düşünüp fitresini bana ve aileme verecek kadar cömertlik yapan Edebiyat öğretmenim Nazmi PATIR'ı da unutmadım. Kazan halkının gönlümdeki yeri de çok büyüktür.
Daha sonra ise, beni bir iş adamı okuttu.Her zaman saygı duyduğum ve benim bu günlere gelmemde çok değerli katkısı bulunan iş adamı büyüğümü her zaman minnetle anıyorum.Aradan yıllar geçti, işleri bozulan iş adamı büyüğümün izine bir türlü rastlayamadım, çok aramama rağmen maalesef bulamadım. Ben, ikinci kez babamı kaybetmiş kadar çok üzgünüm.
1988 yılının Ağustos ayının 18 inde Almanya'nın Berlin şehrine yola çıktığımda, her genç gibi benim de hayallerim vardı.Kız kardeşime sahip çıkacak, özlemimi dindirmiş olacaktım. Her şeyden önemlisi bir iş sahibi olacaktım. Param yoktu,, kimsem de yoktu. 2 ay kaldım Berlin'de. Avusturya'da teyzem vardı, bin uçağa Berlin'den gel yanımıza dediler,,, sonra ... sözlerini unutup, gelmemi istemediler. Babanın oğlusun, içkiye kumara alışırsın dediler. Ölmüş babamın günahına girdiler..Şimşek gibi bir kararla Türkiye'ye döndüm. Sarhoşun oğlundan adam olmaz diyenlere inat,,, tırnaklarımla kazıyarak geldim ben bu mevkiye. Allah her zaman yardım etti bana. Onurunuzu koruduğunuz sürece, dürüst de kalırsınız.Cennet vatanım her şeyden daha güzel. Allah gurbettekilerin yardımcısı olsun,,,
Allah’ıma çok şükür ruhen ve bedenen sağlıklıyım. Herhangi bir vücut engelim yok. Gözlerim görüyor, kulağım duyuyor. Rengarenk çiçekleri koklayabiliyorum. Birbirinden leziz yemekleri yiyebiliyorum.Mis gibi havayı teneffüs edebiliyorum. İki delikanlı oğlum ve kendini onlara adayan bir eşe sahibim. Borcum sadece Allah’a var. Kul borcu ile kimsenin karşısına çıkmak istemem. Kimsenin kalbini kırmak da istemem. Gözüm yükseklerde değildir.Aç gözlü de değilim. Aza tamah ederim. Mesleğimi severek yaparım.İşim stresli de olsa, yine de mutlu olmanın yollarını arar bulurum. Beni seven herkesi seviyorum. İlginç gelecek size ama, ben, beni sevmeyenleri de seviyorum. Her şeyden önce insan çünkü. Allah’ımız değer vermiş, özenmiş bezenmiş yaratmış, ben mi değer vermeyeceğim. Sevgiye aşığım ben. Hiç kimse, kimseye maddi ve manevi açıdan zarar vermesin. Kimse riyakarlık gösterip, başkalarına sahte duygularla davranmasın.Her konuda olduğu gibi sevgilerinde de dürüst olsun. Özellikle, yarınlarımızı emanet ettiğimiz gençlerimizi ve çocuklarımızı en iyi şartlar altında yetiştirelim. Kendisine, ailesine ve topluma hayrı olmayan bir neslin, vatanına da hayrı dokunmaz. Ölüm, ecel dışında olmasın. Yani insan eliyle, insanlar ölmesin. Yeryüzünde savaşlar olmasın. Beşikteki bebekler öksüz kalmasın. Kimse fakirliğe düşmesin.Açlıktan kimse sefil olmasın. Kimsenin evine, ödeyemediği borçları yüzünden icra gelmesin, elektrikleri kesilmesin. Herkes mutlu, huzurlu ve sağlıklı yaşasın.
Sevgiyle,aşkla ve sağlıcakla kalınız...
Vecdi Murat SOYDAN
|
|
|